HORASAN ERENLERİ CEM VE KONUK EVİ ÜZERİNE-Kamber Özcivan

HORASAN ERENLERİ CEM VE KONUK EVİ ÜZERİNE

Hacıbektaş ilçesinde “Horasan Erenleri Dergâhı Cemevi” adıyla yapılan bu yapının, “Horasan Erenleri Cem ve Konuk Evi” olarak adlandırılmasının daha doğru olacağını düşünüyorum.

Çünkü “dergâh”, geçmişte büyük tekke ve tasavvuf merkezleri için kullanılan bir kavramdır. Bir yapının büyük ve görkemli olması, onu kendiliğinden dergâh yapmaz. Bir dergâh; yalnızca binasının büyüklüğüyle değil, bulunduğu yer, kurucuları, bağlı olduğu gelenek, yetiştirdiği insanlar, kültüre yaptığı katkılar ve yüzyıllar boyunca üstlendiği işlevlerle değerlendirilmelidir.

Veli Baba:

“Veli’m eydür dört dergâhtan evveli,
Seyyid Ali, Abdal Musa, Bektaş Veli...
Hüseyin aşkına didemin seli,
Çağlar gider bizim Abdal Musa’ya.”

derken “dört dergâhtan” söz eder. Ancak bu dörtten birinin adını açıkça belirtmez. Bu dördüncü dergâhın İstanbul’daki Merdivenköy Bektaşi Dergâhı, yani bugün Şahkulu Dergâhı olarak bilinen dergâh olduğu anlaşılmaktadır. Bu dergâhların ortak özelliklerinden biri de geniş bahçeleri ve çevrelerindeki yaşam alanlarıdır.

Bugün Hacıbektaş’ta yaklaşık 6.000 metrekarelik bir alana üç katlı, oldukça büyük ve görkemli bir yapı yapılmıştır. Ancak yapı henüz tam anlamıyla tamamlanmış da değildir. Hacıbektaş’taki evimizin yaklaşık 200 metre uzağında bulunan bu yapıya biraz yukarıdan baktığımda, çevresindeki geniş fakat boş ve bakımsız alanı görünce ister istemez Abdal Musa’nın, Hacı Bektaş Dergâhı için verdiği öğütleri hatırlıyorum.

Abdal Musa’nın hayatı ve düşüncesi açısından bu konu oldukça anlamlıdır.

Bursa’nın alınmasında büyük yararlılıklar gösteren gazi dervişler, Osmanlı Beyliği’nin devletleşme sürecinde zamanla geri plana itilmiş; başka bölgelerden gelen hoca ve mollaların etkisi giderek artmıştır. Devletlerin ve toplumların dönüşüm süreçlerinde dünyanın farklı yerlerinde benzer olaylar yaşanmıştır. Nitekim “Her devrim kendi çocuklarını yer” sözü de bu gerçeği anlatır.

Bursa’nın alınmasından sonra, 1326’da yaşanan bir anlaşmazlık nedeniyle Osmanlı topraklarını terk eden Abdal Musa, Antalya’nın Elmalı yöresine gitmiş ve Tekkeköy’e yerleşerek dergâhını burada kurmuştur. Hakk’a yürüdüğü ve türbesinin bulunduğu yer de Tekkeköy’dür.

Ancak Abdal Musa’nın Hacı Bektaş Dergâhı ile ilişkisi bundan çok daha önemlidir.

Abdal Musa Velayetnamesi’nde anlatıldığına göre Abdal Musa, oğlu ile birlikte Seyyid Ali Sultan’ın yanına kırk derviş vermiş ve onları Sulucakarahöyük’e, Hacı Bektaş Dergâhı’nın bakım, onarım ve genişletilmesi amacıyla göndermiştir. Bu anlatı, Abdal Musa’nın yalnızca ermiş bir kişi veya gezgin bir derviş olmadığını; Hacı Bektaş Dergâhı’nın kurumsallaşması ve Bektaşi geleneğinin sürekliliği açısından da önemli bir örgütleyici olduğunu göstermektedir.

Abdal Musa’nın Hacı Bektaş Dergâhı için yapılmasını istediği işler, Abdal Musa Velayetnamesi’nde dönemin Türkçesiyle şöyle anlatılır:

“Bir taştan iki desti çıkardı, meydana getürdi. Birisin oğlına virdi, birisin Kızıl Deli Sultân’a virdi ve kırk nefer Abdâl’a da başka armağanlar virdi.

Hâcı Bektâş Hünkâr’un üzerine türbe’sın ve tekke’sın ve furun’ın ve matbah’un yapun ve dâiresin ıraktan havlıya alun, içine bagçe dikün. Her agaç yimiş virdükde her biründen alun, getürün, meydana dökün. Meydân top-tolu olsa gerekdür.”
(Abdal Musa Velayetnamesi, s. 86)

Bugünün Türkçesiyle:

“…Birkaç derviş aldı gitti. Bir taştan iki testi çıkartıp meydana getirdi. Birini oğluna, birini Kızıl Deli Sultan’a verdi; kırk dervişe de başka armağanlar sundu.

Hacı Bektaş Hünkâr’ın üzerine türbesini ve tekkesini, fırın ve mutfağını yapın; bu bölümleri uzaktan genişçe bir duvar içine alarak bahçe haline getirin, ağaç dikin. Her ağaç meyve verene kadar hizmet edin. Meyve verince her birinden alıp meydana dökün…”

Bu sözlerde dikkat çekici olan yalnızca türbe, tekke, fırın ve mutfak gibi yapıların yapılmasının istenmesi değildir. Abdal Musa, bu yapıların etrafının geniş bir alanla çevrilmesini, bahçe oluşturulmasını, ağaç dikilmesini ve üretim yapılmasını da özellikle istemektedir.

Burada “bahçe” sözcüğü sıradan bir ayrıntı değildir. Abdal Musa’nın tasavvur ettiği dergâh, yapılarıyla birlikte çevresindeki bahçesi, ağaçları, üretimi ve yaşam alanlarıyla bir bütündür.

“Bir taştan iki testi çıkarmak” sözü de bu anlayış içerisinde sembolik bir anlam taşır. Bir yandan yapıların kurulması, diğer yandan bu yapıların çevresinde üretim ve yaşam alanlarının oluşturulması istenmektedir. Burada asıl dikkat çekici olan, Abdal Musa’nın bir yapı yaptırmakla yetinmemesi; o yapının yaşayabileceği bir çevre de oluşturmayı düşünmesidir.

İşte bugün yapılan yapıya baktığımda, beni asıl düşündüren de budur.

Fotoğrafa bakınız.

Koca bir yapı yapılmış; fakat çevresi geniş, boş ve verimsiz bir alan olarak bırakılmıştır. Yapının ihtişamı ile çevresinin bakımsızlığı arasında büyük bir çelişki vardır. Oysa Abdal Musa, bundan yaklaşık yedi yüz yıl önce Hacı Bektaş Dergâhı için yalnızca türbe ve tekke yapılmasını değil, çevresinin genişçe bir alanla çevrilmesini, bahçe oluşturulmasını ve ağaç dikilmesini istemiştir.

Abdal Musa’nın yedi yüz yıl önce sözünü ettiği Hasbahçe’nin bugünkü acıklı durumunu, buraya yetmiş yıldır gelen ziyaretçiler gözleriyle görmektedir.

İnsan ister istemez soruyor:

Bu toprakların üzerinde yüzyıllardır Hacı Bektaş Veli’nin adı anılırken, onun dergâhının çevresindeki bahçe ve yaşam alanları neden böyle sahipsiz bırakılmıştır?

Eğer burada bir Arap kemiği bulunduğu söylenseydi, son yetmiş yıldır Türkiye’yi yönetenler herhâlde burayı imamların öve öve bitiremedikleri cennet bahçelerinden daha görkemli hâle getirirlerdi.

Ama burası Hacı Bektaş Veli’nin toprağıdır.

Burada bulunması gereken şey yalnızca büyük bir bina değil; Hünkâr’ın adına, düşüncesine ve geleneğine yakışan bir çevredir.

Sıradan bir yurttaş, böyle büyük bir yapının planlanmasındaki bütün ayrıntıları bilemeyebilir. Ancak bu projeyi hazırlayan mimarların, mühendislerin ve karar verici yetkililerin, binanın çevresindeki alanın gelecekte yaratacağı sorunu görmeleri gerekirdi.

Çünkü bu kadar büyük ve görkemli bir yapının çevresini daracık bir alana sıkıştırmak, bana göre yapıya adeta dar bir gömlek giydirmek gibidir.

Üstelik fotoğrafta da açıkça görüldüğü gibi, binanın çevresinde hâlâ geniş tarım arazileri bulunmaktadır. Yüz milyonlarca lira harcanarak böyle büyük bir yapı yapılırken, çevredeki arazilerin bir bölümünün de satın alınarak bahçe, yeşil alan ve otopark olarak düzenlenmesi neden düşünülmedi?

Bunu anlamakta gerçekten zorlanıyorum.

Büyük törenlerle açılışlar yapılabilir, önemli insanlar gelebilir, konuşmalar yapılabilir. Ancak bir yapının gerçek değeri, açılış günündeki kalabalığıyla değil; yıllar sonra onu kullanan insanların ihtiyaçlarını ne ölçüde karşılayabildiğiyle ortaya çıkar.

Ben bu yapıyı her gördüğümde aynı şeyi düşünüyorum:

Çok büyük bir gövde yapılmış, fakat bu gövdenin rahatça nefes alabileceği bir çevre bırakılmamış.

Oysa henüz her şey için geç değil.

Binanın çevresindeki arazilerin uygun olanlarının satın alınması, bahçe, yeşil alan ve otopark olarak düzenlenmesi mümkündür. Böylece yapı yalnızca büyük bir bina olmaktan çıkar; insanların içinde rahatça dolaşabileceği, oturabileceği, dinlenebileceği ve kültürel etkinlikler gerçekleştirebileceği gerçek bir yaşam alanına dönüşebilir.

Belki de yapılması gereken yeni bir bina yapmak değil; yapılan bu büyük yapıya hak ettiği genişliği kazandırmaktır.

Abdal Musa’nın yüzyıllar önce söylediği gibi, Hünkâr’ın çevresi yalnızca duvarlarla değil; bahçelerle, ağaçlarla ve yaşamla çevrilmelidir.

Yetkililerin dikkatine sunarım.

Kamber Özcivan

Göçek Abdal. Odman Baba Vilâyetnâmesi (Vilâyetnâme-i Şâhî). Haz. Şevki Koca. İstanbul: Martı Matbaacılık Sanatları Ltd. Şti., 2002.

{ "vars": { "account": "G-Y4MMVBM30E" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }