MEDET, YA HÜSEYİN!

Güneş, Kerbela’nın üzerine adeta kızgın bir demir gibi doğduğunda, takvimler Hicret’in 61. yılını, Muharrem’in onunu gösteriyordu. Ali’nin kızı, Fatıma’nın dert ortağı, Hüseyin’in can bacısı Hz. Zeynep, çadırın perdesini aralayıp dışarıya, o sonsuz sarılığa baktığında boğazı düğümlendi… Çevresi Yezit’in askerleri tarafından kuşatılmış ağabeyini çaresizlik içinde izledi. Fırat’ın serin suları hemen arkada akıyordu ama, peygamber soyuna bir yudumu bile haramdı. Günlerdir süren susuzluktan dudakları çatlamış, kundağı kurumuş bir yaşındaki Ali Asker’in ağlamaya bile dermanı kalmayan o cılız sesi çadırın içinde yankılanıyordu. İçeride, ateşler içinde yatan yeğeni Zeynel Abidin’in sayıklamaları çadırın direklerine çarpıp yüreğine gömülüyordu. Biraz ötede ise, Yezit’in zulüm ordusu zincirlerini şakırdatıyordu. Hz. Hamza’nın ciğerini dişleri ile parçalayan Hind bin Utbe’nin oğlu Muaviye’nin kurduğu o karanlık hanedanlığın, İslam’ı bir aile saltanatına çevirmek isteyen zalimliğin gölgesi çadırların üzerine karabasan gibi çökmüştü. Hz. Zeynep, gözlerini uzaklara, Kûfe’ye doğru çevirdi. Ah Kûfe! Mektuplar dolusu çağrılar yapan, “Yetiş ya Hüseyin” diye yalvaran o sinsi ve korkak şehir... Şimdi evlerine kaçmış, pencerelerinin kepenkleri ardına saklanmış, korkak gözlerle biraz sonra yaşanacak vahşeti hayâsızca bekliyorlardı. İnançlarını güce, ikrarlarını korkuya satmışlardı. İnsanlığın en alçak, en dip seviyesiydi bu “Kûfeli duruşu”. * * * Hiçbir taht kavgasının, hiçbir dünya zenginliğinin tarafı olmadı, İslâm Peygemberi Hz. Muhammed’in abasının altına aldığı “Ehl-i Beyt”i. Allah’ın Sevgilisi’nin “Allahım bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir. Onlardan günahları gider ve onları tertemiz kıl” diye ihsan dilediği ailesi, Emevilerin rüşvet ve entrika üzerine kurduğu zulüm düzenine itaat etmeyi reddettikleri için, şimdi, bu kızgın çölün ortasında, yok edilecekti! Onlar sadece dedelerinin emanetini, Hakk’ı ve hakikati korumak için buradaydı. Ama o gün, o çölde, kadınlar ve hasta yatağındaki Zeynel Abidin dışında tam 72 masum can, birer birer toprağa düştü. Kadınların, çocukların feryatları göğe yükseliyordu: “Edrikniyâ!” Yetiş! Yetiş, ya Muhammed! Yetiş, ya Ali! Yetiş, ya Hüseyin! Medet... * * * Hüseyin, Peygamber’in “cennet çiçeği”… Atının üzerinde, o mahşer kalabalığının ortasında tek başına kalmıştı. Ama, yüzünde ne bir korku vardı, ne de pişmanlık. O, bu yolculuğun nereye varacağını en başından beri biliyordu. Hz. Zeynep, Mekke’den çıkarken kendisine neden yollara düştüğünü, bu tehlikeye neden yürüdüğünü soranlara verdiği o ağır cevabı hatırladı: “Olduğum yerde kalsaydım, Allah, bu ters yüz olmuş halkı ne ile sınayacaktı? Allah’ın lütfu sayesinde, söylediklerinizden daha fazlasını onlara yapmaya gücümüz yeter. Ancak, bunu yapmayacağız ki ölen, açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın.” Hz. Zeynep o an anladı... Hayat bir sınavdı ve Hüseyin, insanların hakikati anlaması için şehitliğe razı olmuştu. İşte gerçek “Edrikniyâ!”buydu. Eğer onun bize kanıyla gösterdiği o onurlu yolu anladıysak, o yola kalpten bağlandıysak, Hüseyin zaten bizim “carımıza yetişmiş”, ruhumuza üflemiş demekti. * * * Hüseyin, atını düşman saflarına doğru sürdü. Sesinde çöl rüzgarını bile susturan bir vakar, gözlerinde ceddi Resulullah’ın ışığı vardı. Karşısında duran, hem onu öldürmeye gelen hem de hâlâ İslam’a bağlı olduğunu iddia eden o zavallı kalabalığın gözlerinin içine tek tek baktı ve haykırdı: “Ey insanlar! Soyumu söyleyin, ben kimim? Sonra kendinize gelin, nefsinizi kınayın. Bakın, beni öldürmeniz, hürmetimi gözetmemeniz size caiz midir? Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben, Peygamberinizin vasisi ve amcası oğlunun oğlu değil miyim? Ben, herkesten önce Allah’a iman eden ve Peygamber’in risaletini tasdik eden kimsenin oğlu değil miyim? Seyyid-uş Şüheda olan Hamza, babamın amcası değil midir? Cafer-i Tayyar amcam değil midir? Peygamber’in benim ve kardeşim hakkındaki: “Bu ikisi cennet gençlerinin efendileridir” sözünü duymamış mısınız?” Karşı tarafta derin bir sessizlik oldu. Kılıç tutan eller titredi, başlar öne eğildi. Gerçeği biliyorlardı, ama zalimin gücüne tapıyorlardı. Hz Hüseyin, kendisine ihanet eden bu insanlara karşı bile merhametini kaybetmedi. Onlara hakaret etmedi, bela okumadı. Atının üzerinde doğruldu, çöle ve zamana kazınacak son sözlerini söyledi: “Ey insanlar! Allah’a andolsun bundan sonra süvarinin bineğe binerek meydanda gezdiği süre miktarınca dünyada kalırsınız. Bu sözü babam, ceddim Resulullah’tan bana nakletti. Bilin ki Hüseyin’in ümidi ancak yüce Allah’adır. Çünkü hayatı Allah’ın kudreti elinde olmayan kimse yoktur. Yok, yok, yok!” * * * Kılıçlar havaya kalktı, feryatlar çölün kumlarına karıştı. Hüseyin’in temiz ve pâk kanı Kerbela toprağını sularken, zaman durdu. “Şehitler Şahı” ruhunu teslim ederken anlaşıldı ki, aslolan “akletmek”ti. Yardım, gökten mucizevi bir elin inmesi değil, insanın neyi, nasıl yapacağını kalbiyle idrak etmesiydi. Bu dünyada haksızlığa karşı ne yapılacaksa, insan kendi eliyle yapacaktı. Yanlış yolda, karanlıkta ısrar edip, sorumluluk üstlenmeden Hızır’ı, evliyaları, Hüseyin’i, Ali’yi ya da Muhammed’i yardıma çağırmanın hiçbir anlamı yoktu. Kurtarıcı dışarıda değil, insanın kendi beyninde, kalbinde, vicdanındaydı. Yüzlerce yıl sonra, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin o derin maneviyattan fısıldayacağı gibi: “Her ne ararsan, kendinde ara.” Hüseyin çölden çekildi, ama yolu bize rehber oldu. Şimdi her mazlumun ahında, her adalet arayışında aynı ses yankılanıyor kalbimizde: Medet, ya Hüseyin!

{ "vars": { "account": "G-Y4MMVBM30E" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }